Bodrun 2016 Yarış Raporu

Yazan : Şirin Mine Kılıç
BİR LAHMACUN’A 50 LİRA VERME, GEL BODRUN’DA 50KM KOŞ

Nasıl anlatsam, nerden başlasam Kaç kişiydik o zaman bak, Kaç kişi kaldı şimdi Bodrum Bodrum

(MFÖ)

Evet, nasıl anlatsam, nereden başlasam Bodrum’a ve 50km’lik Bodrun Ultra’ya…

Türkiye’nin erkeklerde bir numaralı ultra maratoncusu Mahmut Yavuz, Unlimited Academy ile ultra maraton düzenler de gidilmez mi? Gidilir elbette. “Bodrun 50km’yi neden koştun?” sorusunun yanıtı sadece bu işte. “Mahmut istedi, biz de koştuk!”

47 yıllık hayatımda Bodrum’a iki-üç kere gitmişliğim vardır. İstanbul’daki kalabalığı bir de orada yaşamamak için gitmem Bodrum’a… Ama “koşu var” dediler, tereddüt etmedim, kalktım gittim. Bodrum beach’lerinde tanesi 50 liradan lahmacun yemem ama dağlarında 50km koşarım.

bodrun4

BAHANELER, BAHANELER…

Koşmamak için pek çok geçerli nedenim vardı aslında. Bodrun 25 Kasım’daydı, ben yarışın 7 hafta öncesinde Berlin Maratonu’nu koşmuştum. Garip bir maraton olmuştu. Baldırlarımdaki sertliğin verdiği acı ve o acının etkisiyle kronik hale gelen shin splints (kaval kemiğiyle kaslar arasında ödem oluşması) sakatlığı “dikkatli” bir antrenman dönemi geçirmeme neden olmuştu.

Üzerine bir de alerjik rinit başlamıştı. Nefes almakta zorlanıyordum, arada ataklar yaşıyordum, ağız spreyi alıp, haplar içiyordum. Bir günde, kulak burun boğaz, kalp ve göğüs doktorlarını gezip (spor yapmam nedeni ile tahlillerde çıkan tuhaf rakamların nedenini hepsine ayrı ayrı anlatarak) “alerjik rinit” teşhisiyle eve dönmüştüm.

Haftada 50-60km koşabiliyordum, ağrı nedeniyle birkaç günlük aralar veriyordum. Havuzu olan bir spor salonuna yazılmıştım, koşamayınca yüzüyordum vs…

Berlin’i 4 saat civarında bitiririm diye hesaplamıştım. Yarışa 4 saat balonunu taşıyan tavşanla başladım, 8km sonra, çok yavaş geldiği için sıkıldım, hızımı arttırdım, 30’lu km’lerin başında ishal oldum, kendimi tuvalete zor attım, birkaç dakika kaybettim. Ardından yine gaza bastım ve güle oynaya 3.55’te bitirdim.

bodrun3

GELİBOLU HER YIL KOŞULACAK!

Berlin’den bir hafta sonra, Bodrun’dan 6 hafta önce bir maraton daha koştum: Gelibolu… Tarih 2 Ekim’di ama aşırı sıcak vardı, parkur değişmiş, yokuşlarla sevimsiz hale getirilmiş, iki kez aynı 21.1km’yi koşmamız gerekmişti. Parkurun bir bölümünde kilometrelerce susuzluk çekince yarışmacılar epey zorlandı.

Ödüller kaldırıldığı için sadece üç kadındık ve ben 4.11 gibi (kendi açımdan) kötü bir derece yapmama rağmen birinci oldum. Kürsü yapmak, derece almak vs güzel şeyler tabii ama benim Gelibolu’yu koşma nedenim tamamen “maneviyat”tı. Sağlam oldukça ve koşabildikçe, her yıl, Çanakkale Savaşı’nda can veren yüzbinlerce insanın anısına bu maratona katılma kararım var.

HIZIMI ALAMIYORUM… DARICA… İSTANBUL…

Gelibolu’dan bir hafta sonra ise Darıca Yarı Maratonu’na katıldım. Darıca’ya katılma nedenim ise ilk yarı maratonunu koşacak olan kardeşime destek vermekti. Üst üste iki maratonun yorgunluğu ile koşu hayatımın en kötü yarı maraton derecesini (1.58) elde ettim. Darıca’yı bilmeyenler için, son derece zorlu bir yarı maraton parkuru olduğunu söylemeliyim. Parkur asfalt ama bir patika koşusu gibi inişli çıkışlı…

Ama bana Darıca da yetmedi, Bodrun’dan iki hafta önce 13 Kasım’da İstanbul Maratonu’nu koştum. Aslında bütün bu yarışlar arasında tek hedef yarışım Berlin Maratonu’ydu. Berlin’de “umduğumdan iyisini yapıp, bir de tükenmeyince” hedefi İstanbul Maratonu’na çevirdim. Alerjik rinit de ortalıkta görünmüyordu. 3.55’ten daha iyi bir derece yaparım diye hesaplıyordum.

Bu arada hayatımda bir de yenilik olmuştu, fizik tedaviye gitmeye başlamıştım. Baldır ağrılarım sona ermiş, shin splints neredeyse yok olmuştu. En azından acı çekmeyerek, zevkli bir maraton koşmayı garantilemiştim. Antrenmanlarım 4 saatin altına inemeyeceğimi gösteriyordu ama “içimdeki yarışçıya” güveniyordum. “Acısız koşmak” da motive etti ve İstanbul Maratonu’nu 3.48’de bitirdim.

bodrun1

ALERJİK RİNİT TEDAVİSİNDE 50KM ULTRA YÖNTEM

İşte Bodrun böyle bir sürecin ardından geldi. Maratondan sonraki hafta dört gün antrenman yaptım, Bodrun’dan önceki hafta ise sadece bir gün koşabildim. Çünkü alerjik rinit “hortladı”. Ancak bu kez “atak”la kalmadı, şiddetini arttırarak bir temiz dövdü, darmadağın etti beni. Gözümden, burnumdan, ağzımdan sular, sümükler, akıyordu, burnum kaşınıyordu, sürekli öksürüyordum, konuşamıyordum, iyi uyuyamıyordum, söylenenleri anlamakta bile güçlük çekiyordum. “Su testisi su yolunda kırılır, çivi çiviyi söker, 50km koşarsam kendime gelirim” diyerek, koşma kararımdan vazgeçmedim.

Bodrun için aylar önce uçak biletleri ve konaklama işini çözmüştük. Bodrum’da, start noktasına 400-500m mesafede, deniz kenarında, şirin bir pansiyonda kalacaktık. Yarışa gidene kadar, parkurun yapısını, kaç metre yükseklik kazanımı olduğunu, UTMB için puan verip vermediğini öğrenmemiştim. “Bodrum’da ne kadar zorlu bir parkur olabilir ki?” diye düşündüğümü hatırlıyorum ama… Sanki Bodrum’un her yeni beach club’mış da, bir yandan Serdar Ortaç, Demet Akalın falan dinleyip eller havada kop kop koşacakmışız gibi bir havadaydım.

Bayağı yanılmışım. Hava sıcaklığının “yazdan kalma” olması ve pek çok kişinin kendini denize atması dışında öngörülerimin ne kadar hatalı olduğunu yarışın 4.km’sinden sonra anlayacaktım.

VAY ARKADAŞ! İLK YARIŞTA UTBM 3 PUAN

Soner işleri ve sakatlığı nedeniyle haftalardır koşamıyordu ama Bodrum’a gelince 50km koşmaya karar verdi. Pek sık yapmadığımız bir şeyi yapmaya karar verip “Birlikte koşalım” dedik. Cuma akşamı teknik toplantıda parkur hakkında bilgi verildi, kurallar hatırlatıldı. Neredeyse her 100m’de bir işaret olduğu ve “kısa bir süre” işaret görmediğimizde hemen geri dönmemiz tembih edildi. Yeterince su ve yiyecek noktası da konmuştu. Deneyimli ultracı Mahmut Yavuz (ve Unlimited Academy) kendi yaşadıklarından hareketle, ilk Bodrun organizasyonunda aksama olmaması için her ayrıntıyı düşünmüş görünüyordu.

Yarış, cumartesi sabah 07.00’de, Bodrum Belediyesi’nin önünden başlayacaktı. Kış saati uygulamasına geçmediğimiz için 30 dakikadan fazla karanlıkta gidecektik. 10, 23 ve 50km’lik parkurlar vardı. Diğer yarışlar bizden 3 saat sonra başlayacaktı. 50km için yükseklik kazanımı 1900m idi. İlk kez düzenlenen bir yarış olmasına karşın UTMB 3 puan veriyordu. Mahmut’a daha sonra bunun nedenini sorduğumda, parkuru 6-7 kere “bizzat” koşup güvenilirliği sağlaması olduğunu söyleyecekti. 3 puan, yarışa ilgiyi de arttırmıştı. 50km’de 150’yi aşkın kayıt vardı. Tüm yarışlara yapılan kayıt sayısı ise 400’ün üzerindeydi. Oriyenteering’le ilgili bir organizasyon ve açık öğretim sınavlarına rağmen kayıt yaptıranların yüzde 80’inin gelip koşması ise bu “ilk yarışın” başarısı olarak Türkiye ultra maraton tarihine geçti.

ALADAĞLAR GÖRÜNÜMLÜ BODRUN

Yarış öncesi hafif bir kahvaltı yapacaktık. Pansiyon sahibimize bize sandviç hazırlamasını rica etmiştik. Yarışlardan öğrendiğim önemli bir ayrıntı, beş yıldızlı oteller yerine küçük yerlerde kaldığınızda “özel ricalarınızın” çok daha kolay şekilde yerine getirildiğidir. Yurt dışında da yurt içinde de pek çok lüks otelde “sabah yarışımız olup, kahvaltıyı otelin resmi saatinde değil, biraz daha erken almamız gerektiğini (nedenleri ile)” anlatamadığımız çok olmuştur. O otelde sizinle beraber onlarca sporcu kalır ama mekan “kurallarını uygulamakta” direnir. İşte böyle yerlerde kaldığınızda ve duyduğunuzda rezervasyon defterinizden silin.

Yarış sabahı 5.30’da uyanıp, sandviç, muz ve biraz powerade ile kahvaltımı yaptım. Sabah 07.00’de start verildi ve “yükseklere” doğru yol almaya başladık. Birkaç kilometre sonra “gerçek parkurla” tanıştık. Zemin “çarşak” yani taşlıydı. Aklıma 2 bin 500m’den 3 bin 600 m’ye doğru çıkarken, 4 saatte 12.5km gidemeyip, diskalifiye olduğum Aladağlar yarışı geldi. Bodrun, Aladağlar’ın “demosu” gibiydi. Yükseklik yoktu ama parkurun büyük bölümü taşlarla kaplıydı. Karşılaştırma yapacak olursak Aladağlar’da taş sıklığı 100 ise, Bodrun’da 70’ti. Arada kısa süre asfalt ve toprak parkurlardan da gittiğimiz oldu.

SONER… SEMA… EROL…

İlk 20km Soner’le beraberdik. Antrenmansız olmasına rağmen süper gidiyordu, ben de peşinden sürükleniyordum. Sık sık öksürüp, sümkürüp, tükürüp; ciğerimde, burnumda, genzimde ne varsa söküp atmaya çalışıyordum. Hava ve manzara o kadar güzeldi ki, bir kez daha ultra maraton koşabildiğim, bu yarışlara katılabildiğim için evrene, aileme, dostlarıma minnettarlığımı sundum.

20.km Soner ve benim için dönüm noktası oldu. Yaklaşık 10 kişi kaybolduğumuzu fark ettik. Mahmut’un “Her 100m’de işaret var” cümlesini unutup 400-500m daha gitmişiz, telefon ettik, yanlış yola girdiğimizi anladık ve geri döndük. Ancak Soner yanımda değildi, tuvalete gittiğini ya da biraz geride kaldığını düşündüm. Kaybolduğumuz noktaya geldiğimde durdum, birkaç kez bağırdım ama ses yoktu. Antrenmansız olduğundan daha yavaş koşmaya karar verdiğini düşündüm ve devam ettim.

O andan sonra Sema Buldanlıoğlu ve Erol Dinneden ile yan yana ya da önlü arkalı gitmeye başladık. Erol, Soner’in yanından geliyordu ve dizi sakatlandığı için yarışı bıraktığını söyledi. Sohbet ederken, bir zamanlar çok kilolu olduğunu, koşuya başladıktan sonra onlarca kilo verdiğini anlattı.

30’lu kilometrelerin ortasına doğru parkur bizi deniz kenarına indirdi. Yarışın belki de en güzel yeri burasıydı. Tertemiz, berrak ve “inanılmaz çekici” bir suyun yanındaydık. Zor bir parkurda önümüze çıkabilecek en güzel şeydi bu… Maalesef yalnızca “baktık” ve ayaklarımızı bile sokmadan yolumuza devam ettik.

bodrun2

BALDIR PATLATAN 3KM’LİK İNİŞ

Yol boyunca toplam üç kez kayboldum. Bu kaybolmaların bana 2km kaybettirdiğini düşünüyorum. 30’lardan sonra Erol ve Sema ile birlikte koşmasam daha fazla kaybolacağıma eminim. Bunun nedeni parkurdaki işaretleme değil, benim tecrübe ve dikkat eksikliğim. Sağıma soluma daha iyi bakmalı, hayallere dalmamalı, sorunlarımı parkurda çözmeye çalışmamalıyım. Kendinizi geçmeye çalıştığınız hedef yarışınız değilse, en az iki kişi birlikte koşmanın da faydası var.

30-33 arasındaki inanılmaz inişi ise yazmazsam olmaz. Mahmut, orayı özellikle aramış ve bulmuş. İnene kadar akla karayı seçtim, 4-5 kişi yanımdan geçti gitti, nabzım korkudan tavana vurdu, fren yapmaktan üst baldırlarım taş kesti. İniş çalışmadığım için kendime küfür edip durdum. Keşke bitiminde selfie yapsaydım da hayatı boyunca “Mutluluk nedir” sorusunun yanıtını arayanlar cevabı görseydi.

YİNE OLSUN, YİNE KOŞARIM!

Yarışı Erol ve Sema ile birlikte bitirdik. Bodrum’a girdikten sonra yanlış yola saptığımızı (bu kez bizim hatamız değil, yolu gösteren zabıta yerinde değilmiş) finişte anladık. Sonuç olarak yarış 9 saat 22 dakika sürdü. Bayağı sonlarda geldiğimizi bizi karşılayan sporcuların, duş alıp, giyinmiş, dinlenmiş hallerinden anladım.

Bodrun’dan sonra üst baldırlarımdaki sertliği gidermek benim ve fizyoterapistlerin bir haftamızı aldı. Sonraki hafta sonu ise Mersin Maratonu’nu 3.48’de bitirdim. İstanbul Maratonu ile aynı dereceyi yaptım (hatta 22 saniye daha iyi). Bodrun’ı koşmasam büyük ihtimalle Mersin’i daha iyi koşacaktım. 50km’nin yorgunluğunu bacaklarımda hissettim ama pişman mıyım? Asla! Yine olsun, yine koşarım. Bir sonraki yarışı 3-5 dakika daha iyi koşmak için böyle harika bir yarış feda edilemez.

Bodrun; UTMB hayalleri olan, kendi sınırlarıyla sorun yaşayan, çarşak zemin seven, kısa mesafede yaklaşık 2 bin metre inip çıkmak isteyen, güzel havada (hazır sakinken) Bodrum’un tadına varmayı arzu edenler için bulunmaz bir yarış… Kışın, Bodrum’da ultra düzenlemek harika bir fikirmiş, bunu da ekleyeyim. Mahmut Yavuz’a, Unlimited Academy’ye, gönüllülere ve başta Bodrum Belediyesi olmak üzere tüm sponsonlara çok teşekkür ediyorum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir